2026’ya girerken ailecek birlikte Japonya'ya seyahati yaptık, amacımız sadece gezmek değil, aynı zamanda birlikte öğrenmek, keşfetmek ve birbirimize vakit ayırmak. Bu değerli deneyimi yaşarken, birlikte geçirdiğimiz zamanın kıymetini bilerek, aile bağlarınızı daha da güçlendiriyoruz. Unutulmaz anılar biriktirirken, birlikte paylaştığınız deneyimler sayesinde aile içi iletişiminizi güçlendirmiş oluyoruz.
Japonya hakkında konuşurken genellikle “temizlik”, “düzen” ya da “disiplin” kelimelerini duyuyordum. Oysa bu kelimeler, görünenin sadece vitrin kısmıymış. Asıl mesele, Japon toplumunun azlığı bir eksiklik değil, bilinçli bir strateji benimsemiş olmasıymış.
Savaş sonrası yaşadıkları yokluk, Japonlara yoksulluğu romantize etmeyi değil; israfın bir ayıp, üretmenin ve onarmanın ise bir erdem olduğunu öğretmiş. Bu nedenle minimalizm onlar için bir dekorasyon akımı ya da dergi sayfalarına sıkışmış bir estetik anlayış değil. Minimalizm, hayatlarında tramvayda başlıyor; mutfakta, okulda ve atölyede devam ediyor.
Günlük hayatın sessiz bir öğretmeni.
Japon sokaklarının temizliği, insanların “kirletmemesi”nden geliyor; birilerinin sürekli temizlemesinden değil, hiç elinde süpürge ve kürek olan belediye çalışanı veya temizlikçi görmedim. Özel hayatlarında da evlerine temizlikçi alma diye bir kültürleri yok, standart kablolu bir süpürgeyi ortaya taktığınızda evi temizleyebiliyorsunuz. Çünkü orada temizlik veya çöp, başkasının sorunu değil. Her birey, ürettiği atığın ahlaki sorumluluğunu da taşıyor. Bu yüzden atmak en son çare; önce onarmak, dönüştürmek, yeniden kullanmak geliyor. Sokakta çöp kovası zaten yok, evsel çöp için de herkesin çöpü kilitli veya şifreli.
Az eşyayla yaşamak, Japon zihniyetinde yoksunluk anlamına gelmiyor. Aksine, fazlalığın insanı yorduğunu birkaç gün bile yaşasanız fark ediyorsunuz. Onlar için gereksiz olanın elenmesi, zihnin ve mekânın nefes almasını sağlıyor. “Daha fazlası” yerine “yeteri” seçmek, bir bilgelik göstergesi.
Japonya’nın asıl farkı, düzeni bir baskı aracı olarak değil, ortak bir sessiz anlaşma olarak kurmuş olması. Kimse kimseyi uyarmak zorunda kalmıyor; çünkü herkes neyi neden yaptığını gayet iyi biliyor. Kuralları korku ile değil, anlamdan besliyorlar.
Bizler Japonlara bakarken hayranlıkla izledik; onları daha iyi anlamak için halen belgeseller izliyoruz, okuyoruz, yaşadıklarımızı paylaşıyoruz.
Ama asıl soru: Temizlik mi istiyoruz, yoksa bu temizliği mümkün kılan ahlâkı mı? Minimalizmi mi seviyoruz, yoksa sadece sade görünen vitrinleri mi?
Japonya bize şunu fısıldadı: Medeniyet, çok şeye sahip olmakla değil; azla yetinmeyi öğrenmekle başlıyor. İsrafın olmadığı yerde düzen kendiliğinden doğmuş. Ve gördük ki en büyük ilerleme, sessizce daha az tüketmeyi seçmekmiş.